Her ne kadar internet dört bir yandan dünyayı sarıp sarmalasa
da televizyonun doğuşundan beri süregelen gücünü de hafife almamak gerek. Dünyayı
evimizin içine kadar sokmuş bu sihirli kutu hayatımızın vazgeçilmez bir parçası
oldu artık. Yirmi dört saat yapılan yayınları sıkılmadan izliyoruz. Öyle ki
görüntü hipnozuyla zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varamıyoruz. Bir çeşit
sarhoşluk da diyebiliriz buna. Eğlence çağının en önemli argümanı olan
televizyonla yatıp televizyonla kalkıyoruz çünkü. Misafirliğe gittiğiniz her
evde mutlaka televizyonun açık olduğunu görürsünüz ya da gecenin olmadık
saatlerinde karanlık sokakları, evlerin pencere camlarından sızan televizyonların
ışıklarının aydınlattığına şahit olursunuz. Her şeyimizle televizyona
endeksliyiz sanki, onsuz yapamayacağız, kapalı olmasına katlanamayacağız.
Oturduğumuz
yerden toplumun tüm gizleri, yasakları gözlerimizin önüne seriliyor.
Kameraların fütursuzca mahremiyet dinlemeden özel yaşamları alt üst ettiği
gerçeğini hiç de yadırgamıyoruz. Şiddetin, korkunun, ahlaksızlığın ayrım
gözetmeksizin her çeşidi televizyonla normalleşerek karşımıza çıkıyor. Görüntü
sarhoşu bizlerse bu sihirli kutu bizi nereye çekerse oraya gidiyoruz. Eğlence
hazzıyla izlediğimiz televizyon işte bize hiç bir şeyin sunamadığı bir dünya
sunuyor. Peki bu eğlenceli ve renkli dünyasının cazibesine kapılan bizleri
nereye götürüyor? Amerikalı iletişim kuramcısı Neil Postman bakın ne diyor:”
Televizyon aygıtımız bizi dünyayla hep yakın ilişkide tutar ama bize gülümseyen
çehremizin hiç değişmediği bir yüzle yaptırır. Sorun televizyonun bize
eğlendirici temalar sunması değil, bütün temaların eğlence olarak sunulmasıdır
ve bu da bambaşka bir sorun oluşturur. Başka bir şekilde ifade edersek:
Eğlence, televizyondaki her türlü söylemin üst-ideolojisidir. Neyin
gösterildiğinin ya da hangi bakış açısının yansıtıldığının hiçbir önemi yoktur;
her şeyin üstünde tutulan varsayım, hepsinin bizim eğlenmemiz ve haz almamız gözetilerek
sunulmasıdır.” Evet hemen hemen her şeye karşı kayıtsızlaşıyoruz. En vahşice
işlenmiş cinayet haberleri bir güldürü programından farksızlaşıyor. Yirmi otuz
saniyede geçiştirilen ciddi gündem maddeleri sanki önemsizmişçesine yayın
akışında eritilirken bol fon müzikli, komik ve haber niteliği taşımayan
görüntülerle uyuşturuluyoruz. Eğlenmek, vakit geçirmek istiyoruz televizyonla
ve o, tam da bunu yapıyor; bizi bilmediğimiz sulara götürüyor. Tehlikenin
farkında değiliz bu esnada, televizyon kutusundan çıkan imgelere o kadar çok
bel bağlıyoruz ki okumayı, düşünmeyi kısacası sorgulamayı terk ediyoruz. İşte
bizi bu noktada alt ediyor, bir kaval gibi peşinden sürüklüyor. Televizyonun
gücünü görenlerse olabildiğine boy gösteriyorlar, şovlar, esprilerle insanları
arkalarına alıyorlar. Çünkü biz bilimden, tarihten, felsefeden konuşanları izleyince
sıkılıyoruz hemen kanalı değiştiriyoruz ve onların yerini tam anlamıyla eğlence
hazzımıza hitap eden programlar, insanlar alıyor. Asıl yapılmak istenen de bu;
eğlenen ve duyarsızlaşan bir kesim yaratmak. Tüketim toplumu oluşturmak kadar
kontrollü bir dünya oluşturmak.
Elimizdeki kumandayla kendimizi çok özgür
sanıyoruz ama ne kadar da yanılıyoruz. Kendimizi kumandanın verdiği güçle
ipleri elimize aldığımızı sandık ve bu şaşalı Gösteri Çağının bir parçası haline
geldik. Gerçeğin yerine imajın geçtiği, her şeyin ‘eğlenceli’ bir şekilde sunularak
içeriksizleştirildiği ve böylece bilinçli
yapılan dezenformasyonla insanların tepkisizleştirildiği, düşünmenin ve
muhakeme yeteneğinin öldürüldüğü bu dönemde bizler nereye gitmemiz isteniyorsa
oraya hareket ediyoruz. Masalların olağan dışı konular edindiğini biliyoruz
fakat ‘Fareli Köyün Kavalcısı ’ masalı bence gerçekleşti ve modern çağın kavalı da belli; televizyon. Kavalı
kim çalarsa fareler onun peşinden gidiyordu ya ‘Kavalcı’ da aynı masalı
biliyor. Varın gerisini siz düşünün.

Yorumlar
Yorum Gönder