Kalabalıklar
git gide çoğalıyor, bildiğimiz anlamda insanların örgütlenmesi değil bu, bilinçsiz
bir örgütlenme aksine. Jack London, ‘Uçurum İnsanları’ndan bahsediyor, toplumun
dışına itilmiş, ezilmiş, göz ardı edilmiş koskoca insan kalabalıklarından. Sınıfsal
çatışmaların keskinleştiği ve kapital düzenin insanları savurup geçtiği
dönemleri anlamak adına Uçurum İnsanları önemli bir eserdir. Fakat modern dünyamızda
bu ‘Uçurum İnsanları’nın farklı bir şekilde evrildiğini de gözden kaçırmamak
gerek. Evet şimdinin Uçurum İnsanları sefaletlerine alışmış ve bundan kesinlikle
kurtulmak istemiyor. Büyüyen bir tehlike olarak görülmesi gereken bu grup
kontrol altına alınıp kullanılabilecek bir argümana dönüştürülüyor.
Burada
Dostoyevski’nin bilinen köpek deneyinden bahsedeceğim. Yazarın hapishane
günlükleri niteliğinde olan ‘Ölüler Evinden Anılar’ kitabında hapishanedeki bir
köpekle ilgili gözlemi insanlarına olan bakış açısını tamamen değiştirmiştir.
Bu köpeği takibe alan Dostoyevski hemen hemen bütün mahkumların köpeği
tekmelediğine şahit olur. Şaşırtıcı olansa köpeğin onca tekmeye rağmen
mahkumların peşinden ayrılmamasıdır. Dostoyevksi herkesin aksine köpeğe yaklaşır
ve başını okşamaya başlar. Köpek şaşkın şaşkın bakındıktan sonra acı acı
havlayarak ondan uzaklaşır. Yazarın anlatımına göre köpek onu her gördüğünde
kaçar olmuştur bundan sonra. Kötü davranılmaya alışmış ve aksi davranışları
hiçbir şekilde benimsemeyen bir insanı düşünelim şimdi. Doğduğu günden beri bir
uçurumun kenarında yaşayan ve denizi, ormanı görünce tekrar o uçurumuna koşarak
kaçan bu insanlar azımsanmayacak derecede çoktur ve artmaya da devam
etmektedir. Kötüye tepkileri normalleşmişken iyiye bir yabani gibi bakmalarını
bir türlü anlayamıyoruz. Bizim anlayamadığımız bu şey genetiğe kodlanmış gibi
nesilden nesile geçiyor ve etki alanını iyice genişletiyor. Kontrol edilmesi
kolaylaşmış bir güruh olduğunu özellikle belirtmek isterim. Dayak arsızı bir
insanın tek anlayacağı dil dayak olursa şayet ve insani yönleri de bir o kadar
köreltilirse karşınıza hakaret edip kötüleyerek kolayca kontrol altına alabileceğiniz
‘Uçurum İnsanları’ çıkıyor birden. Devlet yönetim sistemlerinde yozlaşma ve
baskı rejimlerini, yönetimden ziyade halkın istediği düşüncesi bu bakımdan
kafamı kurcalamaya başladı. Acaba kötüye alışmış bir toplum bundan vazgeçmeme
pahasına mı razı oluyor kötülüğe? Burada bir terslik var, hem de çok büyük bir
terslik! Jack London’ın ‘Uçurum İnsanları’ şimdi kontrol altına alınarak yönlendiriliyor.
Daha doğrusu kendi kendilerini bir boyunduruk altına sokuyorlar.
Sorunu ağacın
meyvesinde değil kökünde aramak daha doğru olacaktır kanımca. Büyüme evresinde
sistemli olarak güneşten mahrum edilmiş bir ağaç olamaz mı bu Uçurum İnsanları,
evet Jack London öyle diyor. Güdük kalan yanlarıyla büyüyor ağaç , tam bir ağaç
olamadan ve gelişmemiş yapısıyla bir ucubeye dönüşüyor. Sonra şartlanıyor
güneşi kısıtlı görmeye. Fakat bunu da kendisini büyütenden bekliyor. Vahşi doğadan
alınıp evcilleştirilen hayvanlarla doğuştan kafeste büyüyen aynı cins
hayvanların davranışlarına bakın bir de. Sonradan kafese giren özgürlüğün nasıl
bir şey olduğunu biliyor ve doğasına döndüğü anda uyum sağlayabiliyor. Ya kafeste
büyüyenler? Onlar dünyayı içinde bulundukları kafesten ibaret sanıyorlar,
serbest bırakılsalar bile yine dönüp dolaşıp aynı kafese aynı bakıcısının
yanına geliyorlar. Doğuştan gelen bir bağ oluşuyor yani. Genetiğe kodlanmışçasına
nesilden nesile nasıl geçtiğini bu bağlamda eğitim sisteminde aramak gerek.
Sadece okuldan bahsetmiyorum, yaşamın her alanından. Etrafınıza bir bakın,
aslında bunun yanıtını benden çok daha iyi biliyorsunuz.
Konuyla İlgili Diğer Yazılar : Koyun Felsefesi ve İlginç Bir Haber , Koyun Felsefesini Anlamak

Yorumlar
Yorum Gönder