Kendimle konuştuğum anlardan biri daha. Sesimin bende bıraktığı etki tuhaf gerçekten. Ama alıştım ben bu duruma, düşüncelerimi seslendire seslendire. En sevdiğim anlardan biri olmasa da en çok yaptığım şeylerden biridir bu aktivitem. İç dünyamda bir oda düzeni kuruyorum, duvarları tamamen kitaplıktan oluşan bir yer burası. Kitapların okuna okuna yıpramış, eskimiş kokusunu sevdiğimden böyle bir yer seçiyorum tabii ki kendime.
Odam ahşap olmakla birlikte bir de penceresi var, buradan çok ama çok uzaklara bakıyorum. Manzaranın detayından ziyade beni başka yere götürmesi asıl cezbedici yanı ufak penceremin. Avangart iki koltuğum var yanında sehpam, sehpanın üstünde de çayım ve kitabım duruyor. Koltuğuma otururmuşken kendimi görüyorum karşımda, uzun bir müddet inceliyoruz birbirimizi. Gözler ile inceleme faslı bittikten sonra çok uzun bir muhabbete dalıyoruz, her konuda konuşuyoruz neredeyse. İnsanın kendine içinden bakması ve onunla konuşması tuhaf bir şey gerçekten. Bu yüzden deli diyebilirsiniz bana anlayabilirim fakat fark etmeseniz de siz de aynı şeyi yapıyorsunuz. Gerçek hayatın hengamesinden sıkılıp kendi kendinizle konuşuyorsunuz. Ben ise bunu biraz daha geliştirdim.
Hayal dünyamla daha bir renklilik katıyorum konuşmalarıma. Huzur aradığım zamanlarda dediğim gibi karşılıklı sakin sakin konuşuyoruz kendimle, öfkelendiğimde fırtınalı bir denizin ortasındaki kalyonumuzun güvertesinde oluyoruz ikimiz de. Öfkemle deniz kabardıkça kabarıyor, sarsılıyorum onunla beraber. Korktuğum zamanlarda bir uçurum kenarında geziyoruz, ha düştük ha düşeceğiz, cesaret oyunu oynuyoruz birbirimizle. Maceralı yönüm ağır bastığında uzun soluklu bir serüvene çıkıyoruz kendimle, bohçalarımızı erzaklarla doldurmuşuz devlerin, canavarların diyarlarına gidiyoruz durmadan. Ondan küstüğüm zaman ıssız bir adaya çekiliyorum, beni bulamayacağı. Kimse beni bulsun istemiyorum özellikle de onun. İmkansızı başarmak istediğimde uzaya çıkıp yıldızlara dokunuyoruz, oradan yerin en esrarengiz derinliklerine yolculuk yapıyoruz. Farklı bir dünyaya gitmek istediğimde ülke ülke dolaşıyoruz onunla. Çekik gözlü, zenci, sarışın, soluk benizli, kızıl aklınıza ne kadar değişik ırk gelirse tanışıyoruz ve konuşuyoruz birlikte. Hastalandığım zamanlarda başucumda durup beni eski günlerime çağırır, oyunbozanlık yaptığımı söyler kendince, elimden tutup kaldırmaya çalışır ama ben bir binanın enkazında altındaymış gibi çaresizimdir. Umutsuzca bekler beni iyileştim zaman ise büyük bir şenlik verir benim şerefime. Bulutların üzerinde zıp zıp zıplarız, sihirli fasulye masalındaki fantastik diyarları gezeriz ya da gökyüzünden yere bakarız ne güzelmiş yaşadığımız yerler diye. Çocuk olurum çoğu zaman yıllar öncesine gidip ağaçtan ağaca atlarız ve meyveleri aşırırız, gizli gizli de yeriz ikimiz. Arkadaşlarımın yüzleri silinip gitse de zihnimden o yani kendim hep capcanlıdır. Pişmanlık anlarım da o kadar canlıdır ki anlatamam, kızar sürekli bana, bir şey diyemem, haklıdır çünkü. Birinin kalbini kırarsam o da bana sırtını döner ve kaldığım bu yalnızlık çok boğar beni, yerin dibine girelim adeta. Sonra uzun sürmez ayrılığımız, hemen barışırız, yeni icatlar peşinde koşarız, yeni yerler keşfetmeye çalışırız eski günlerdeki gibi.
Ne zaman hayatın içine girip kapatsam da onu bu odaya, eninde sonunda bir şekilde çıkmasını bilir ve bulur beni. Çeker gerçek sandığım o yansımalardan, içimdeki kötüye karşı yanımda olur, dışarının da içime nüfuz etmemesi için elinden geleni yapar. Aslında küçük bir çocuktur o, hiç bozulmamamızı istemektedir, bu dünyaya nasıl geldiysek öyle kalmamıza ister. O yüzden çocuk silüetiyle canlandırırım zihnimde onu. İçimdeki ses bu küçük çocuktan gelmektedir evet, şekilden şekile girer ama hep çocuktur çocuk kalacaktır. Bu yüzden büyüme mi hiç istemedi galiba. Büyüdükçe hayallerimiz küçülür ve yok olur bir yerden sonra, içimizdeki o çocuk da ölür hayal dünyamızla beraber. Benimkisi bu yüzden hep diri tuttu kendini, tam büyüyeceğim derken tuttu çektik kendi diyarına. Çünkü biliyordu hayal dünyam biterse o zaman benim de içten içe tükeneceğimi. Kendisini değil beni düşünmüyordu aslında. Çocuk yüzüyle gülümsedi bana, hep oyun oynamak istediği saf ve temiz haliyle. Küçücük şu dünyaya sıkışıp kalmamalıydık ona göre. İçimdeki çocukla çocuk oldum ben de. Ne kadar öfkelensem, kırılsam, uzaklaşsam, köprüleri attım desem de hep o küçük kendim beni dizginledi alttan alttan. Şimdi karşımda duruyor ve bana muzipçe gülüyor kerata. sessizce birbirimizi tartıyoruz, ilk kim konuşacak diye ve kahkahalarla gülüyoruz birbirimize. Ve tabii ki uzunca bir sohbete tutuşuyoruz. Herhalde bu dünyada, herkes yanımdan göçüp gittiğinde bir şekilde yine onunla baş başa kalacak, yaşlı vücuduma rağmen çocuk olup gülüp oynayacak, saatlerce konuşacağız. Neyse eski dostum beni çağırıyor o yüzden kusura bakmayın, gidiyorum.
Benzer Yazılar: Kabus , Yüzler , Nostaljik Havalar , Tarih Olacaksınız , Yazmak , Ben Karanlıkları Severim
Odam ahşap olmakla birlikte bir de penceresi var, buradan çok ama çok uzaklara bakıyorum. Manzaranın detayından ziyade beni başka yere götürmesi asıl cezbedici yanı ufak penceremin. Avangart iki koltuğum var yanında sehpam, sehpanın üstünde de çayım ve kitabım duruyor. Koltuğuma otururmuşken kendimi görüyorum karşımda, uzun bir müddet inceliyoruz birbirimizi. Gözler ile inceleme faslı bittikten sonra çok uzun bir muhabbete dalıyoruz, her konuda konuşuyoruz neredeyse. İnsanın kendine içinden bakması ve onunla konuşması tuhaf bir şey gerçekten. Bu yüzden deli diyebilirsiniz bana anlayabilirim fakat fark etmeseniz de siz de aynı şeyi yapıyorsunuz. Gerçek hayatın hengamesinden sıkılıp kendi kendinizle konuşuyorsunuz. Ben ise bunu biraz daha geliştirdim.
Hayal dünyamla daha bir renklilik katıyorum konuşmalarıma. Huzur aradığım zamanlarda dediğim gibi karşılıklı sakin sakin konuşuyoruz kendimle, öfkelendiğimde fırtınalı bir denizin ortasındaki kalyonumuzun güvertesinde oluyoruz ikimiz de. Öfkemle deniz kabardıkça kabarıyor, sarsılıyorum onunla beraber. Korktuğum zamanlarda bir uçurum kenarında geziyoruz, ha düştük ha düşeceğiz, cesaret oyunu oynuyoruz birbirimizle. Maceralı yönüm ağır bastığında uzun soluklu bir serüvene çıkıyoruz kendimle, bohçalarımızı erzaklarla doldurmuşuz devlerin, canavarların diyarlarına gidiyoruz durmadan. Ondan küstüğüm zaman ıssız bir adaya çekiliyorum, beni bulamayacağı. Kimse beni bulsun istemiyorum özellikle de onun. İmkansızı başarmak istediğimde uzaya çıkıp yıldızlara dokunuyoruz, oradan yerin en esrarengiz derinliklerine yolculuk yapıyoruz. Farklı bir dünyaya gitmek istediğimde ülke ülke dolaşıyoruz onunla. Çekik gözlü, zenci, sarışın, soluk benizli, kızıl aklınıza ne kadar değişik ırk gelirse tanışıyoruz ve konuşuyoruz birlikte. Hastalandığım zamanlarda başucumda durup beni eski günlerime çağırır, oyunbozanlık yaptığımı söyler kendince, elimden tutup kaldırmaya çalışır ama ben bir binanın enkazında altındaymış gibi çaresizimdir. Umutsuzca bekler beni iyileştim zaman ise büyük bir şenlik verir benim şerefime. Bulutların üzerinde zıp zıp zıplarız, sihirli fasulye masalındaki fantastik diyarları gezeriz ya da gökyüzünden yere bakarız ne güzelmiş yaşadığımız yerler diye. Çocuk olurum çoğu zaman yıllar öncesine gidip ağaçtan ağaca atlarız ve meyveleri aşırırız, gizli gizli de yeriz ikimiz. Arkadaşlarımın yüzleri silinip gitse de zihnimden o yani kendim hep capcanlıdır. Pişmanlık anlarım da o kadar canlıdır ki anlatamam, kızar sürekli bana, bir şey diyemem, haklıdır çünkü. Birinin kalbini kırarsam o da bana sırtını döner ve kaldığım bu yalnızlık çok boğar beni, yerin dibine girelim adeta. Sonra uzun sürmez ayrılığımız, hemen barışırız, yeni icatlar peşinde koşarız, yeni yerler keşfetmeye çalışırız eski günlerdeki gibi.
Ne zaman hayatın içine girip kapatsam da onu bu odaya, eninde sonunda bir şekilde çıkmasını bilir ve bulur beni. Çeker gerçek sandığım o yansımalardan, içimdeki kötüye karşı yanımda olur, dışarının da içime nüfuz etmemesi için elinden geleni yapar. Aslında küçük bir çocuktur o, hiç bozulmamamızı istemektedir, bu dünyaya nasıl geldiysek öyle kalmamıza ister. O yüzden çocuk silüetiyle canlandırırım zihnimde onu. İçimdeki ses bu küçük çocuktan gelmektedir evet, şekilden şekile girer ama hep çocuktur çocuk kalacaktır. Bu yüzden büyüme mi hiç istemedi galiba. Büyüdükçe hayallerimiz küçülür ve yok olur bir yerden sonra, içimizdeki o çocuk da ölür hayal dünyamızla beraber. Benimkisi bu yüzden hep diri tuttu kendini, tam büyüyeceğim derken tuttu çektik kendi diyarına. Çünkü biliyordu hayal dünyam biterse o zaman benim de içten içe tükeneceğimi. Kendisini değil beni düşünmüyordu aslında. Çocuk yüzüyle gülümsedi bana, hep oyun oynamak istediği saf ve temiz haliyle. Küçücük şu dünyaya sıkışıp kalmamalıydık ona göre. İçimdeki çocukla çocuk oldum ben de. Ne kadar öfkelensem, kırılsam, uzaklaşsam, köprüleri attım desem de hep o küçük kendim beni dizginledi alttan alttan. Şimdi karşımda duruyor ve bana muzipçe gülüyor kerata. sessizce birbirimizi tartıyoruz, ilk kim konuşacak diye ve kahkahalarla gülüyoruz birbirimize. Ve tabii ki uzunca bir sohbete tutuşuyoruz. Herhalde bu dünyada, herkes yanımdan göçüp gittiğinde bir şekilde yine onunla baş başa kalacak, yaşlı vücuduma rağmen çocuk olup gülüp oynayacak, saatlerce konuşacağız. Neyse eski dostum beni çağırıyor o yüzden kusura bakmayın, gidiyorum.
Benzer Yazılar: Kabus , Yüzler , Nostaljik Havalar , Tarih Olacaksınız , Yazmak , Ben Karanlıkları Severim




Yorumlar
Yorum Gönder